Joker: Öldüren Gülümseme – Deliliğin İçine Yolculuk
Sizleri 6 yıl öncesine, 2020 yılına, pandemi dönemine götürelim. DC Black Label etiketiyle yayımlanacak ve yazar koltuğunda Jeff Lemire’in oturacağı bir Joker hikâyesi duyduğumuzda ne kadar heyecanlandığımızı hatırlıyorum. Aradan yıllar geçtikten sonra, Joker: Killer Smile’ı (ülkemizde yayımlanan adıyla Joker: Öldüren Gülümseme) tekrar okumaya karar verdim.
O dönemde “hype” yaratan DC Black Label işlerinin çoğunu çok da beğenmediğimi hatırlıyorum. Aklıma ilk gelen örneklerden biri de kesinlikle Three Jokers. Ona başka bir yazıda ayrıca değiniriz; çünkü beklentileri ciddi anlamda boşa çıkaran bir işti.
Joker: Öldüren Gülümseme’yi okumaya başladığınızda, ilk başta klasik, merkezinde Joker’in olduğu bir hikâye okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Ancak birkaç sayfa ilerledikten sonra hikâyenin aslında Joker etrafında değil, Arkham’da çalışan Ben Arnell adlı bir psikolog etrafında şekillendiğini fark ediyorsunuz. Ben’in Joker ile terapi seansları düzenlediğini; iş dışında ise eşi ve oğluyla birlikte, görece normal ve mutlu bir hayat sürdüğünü görüyoruz.
Bu hikâyede Joker, alıştığımız o bağırıp çağıran, büyük planlar yapan ve ortalığı kaosa sürükleyen karakterden oldukça farklı. Bunun yerine, terapi seanslarına katılan; sessiz, sabırlı ama bir o kadar da kurnaz bir Joker ile karşı karşıyayız.
Bu kez Joker’in hedefi, gürültü koparmadan, adım adım Ben oluyor. Üstelik Ben, hiçbir şeyin farkında değilken Joker’i çözmeye başladığını sanması, hikâyeyi okurken insana ironik bir gülümseme bile attırıyor. Oysa yavaş yavaş değişen, içten içe çözülmeye başlayan kişi kendisi. Joker ile yaptığı seanslar ilerledikçe roller bulanıklaşıyor. Okur olarak, Ben’in akıl sağlığını yavaş yavaş kaybettiğine; gördüğü şeylerin gerçek olup olmadığından emin olamadığına tanık oluyoruz. Sahneler iç içe geçmeye başlıyor ve anlatım giderek klasik yapıdan uzaklaşıyor.
Burada çizer Andrea Sorrentino için ayrı bir parantez açmak şart. Hikâye ile çizimler o kadar uyumlu ki, anlatım bambaşka bir seviyeye taşınıyor. Sayfa düzenleri alıştığımız klasik panel yapısından uzak. Üstelik cilt boyutunun da standartlara göre daha büyük olması, görsel etkiyi iyice artırıyor. Parçalanmış, üst üste binen sahneler ve perspektif oyunları o kadar başarılı kullanılmış ki, Ben’in zihinsel çöküşünü sadece okumuyor, adeta hissediyorsunuz. Bu noktada Joker’in bir “sebep” değil, güçlü bir “tetikleyici” olarak işlendiğini net şekilde görüyorsunuz.
DC Black Label etiketiyle yayımlanan bu hikâye, ana evrenden bağımsız olmanın avantajını sonuna kadar kullanıyor. Daha karanlık, daha özgür ve yer yer rahatsız edici bir anlatım sunuyor. Ancak bu tercih aynı zamanda bir risk de barındırıyor. Çünkü ortaya çıkan hikâye, herkesin kolayca okuyup sevebileceği bir yapıda değil. Alıştığımız Joker kaosundan oldukça uzak.
Eğer daha hareketli, hızlı ilerleyen ve aksiyon odaklı bir hikâye arıyorsanız, Joker: Öldüren Gülümseme size göre olmayabilir. Ancak atmosfer, psikolojik gerilim, güçlü çizimler ve farklı bir anlatım dili sizin için daha önemliyse, kesinlikle şans vermeniz gereken bir iş.
Hikâyenin sonuna geldiğinizde ise size Joker’in neler yaptığını göstermiyor. Bunun yerine, Joker’in neler yapabileceğini hissettiriyor. Ve belki de en etkileyici yanı bu: Okuyucuya Joker’e bakarken yepyeni bir perspektif kazandırıyor.
Son olarak Joker: Öldüren Gülümseme ülkemizde JBC yayıncılık tarafından dilimize çevrildi. Hala stokta bulunabiliyor.


